KÖYÜM BÜYÜKKARAPINAR Hasan ŞİMŞEK

  • Skip to content
  • Ana menü bloğuna geç ve giriş yap.

Blok arama görünümü

Dolaşım

Arama

Buradasınız: Home

Ana Menu

  • Anasayfa
  • Büyükkarapınar Yazıları
  • Büyükkarapınar Kitabı
  • Basında Büyükkarapınar
  • Biyografik Eserlerim
  • Eğitim Danışmanlığı
  • Genel Yazılarım
  • Köyümüzden Haberler
  • Kim Kimdir?
  • Akademisyenlerimiz
  • Fotoğraflar
  • İletişim
  • Teşekkür

Anasayfa

MEHMET ZEKİ AKDAĞ

  • Yazdır
  • E-posta
Detaylar
Kategori: Kim Kimdir?
Yayın tarihi: Pazartesi, 06 Mart 2017 16:28
Yazar: hasan-simsek
Gösterim: 3081

MEHMET ZEKİ AKDAĞ

Büyük kentlerde ilk tanışanlar dostluklarını daha iyi kurabilmek için asıllarının nereli olduğunu sorarlar.  Bu sorunun yanıtı her zaman sürprizlerle doludur. Ali O. Atak Bey de benim kökenimi öğrenmek istedi.  Ermenekli olduğumu öğrenince, Mehmet Zeki Akdağ’ı tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanımadığımı söyleyince bir öğretmen edası ile beni ayıpladı. O, ünlü bir şair, ünlü bir yazar dedi. Nerede ne yaptığını söyledi, telefon numarasını verdi ve tanışmamı da tavsiye etti. O günlerde çok yoğun çalışıyor ve kitaplarım çok satıyordu. O hafta iş yoğunluğundan Mehmet Zeki Akdağ’ı arayamadım. İkinci hafta aradım. Randevu aldım. Başkanlığını yaptığı İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği)’a gittim, tanıştık. Sonra bana iadeyi ziyarette bulundu. İLESAM kapanınca her Cağaloğlu’na inişinde benim çalışma ofisime de uğrardı. Hemen hemen hiçbir Ermenekliyi tanımıyordu. Ama Ermenek’e ve doğduğu belde olan Göktepe’ye her sene gittiğini, Türkiye genelindeki kültürel ve edebî etkinliklerin içinde olduğunu söyleyebilirim.

Mehmet Zeki AKDAĞ da  Ermenekliler tarafından az bilinen bir şair ve yazarımızdır. Daha yakın zamana kadar Dil Bayramı etkinlikleri çerçevesinde Karaman’a Mustafa Ertaş Hoca ile birlikte özel olarak davet edilip ağırlanırdı. Balgusan Etkinliklerine Karaman Valiliği’nin tahsis ettiği araba ile gelirdi. Yaşlıdır, zaten başka türlüsü ne olur, ne de M. Zeki Akdağ’a yakışır.

Karaman, Türk Dili’ne olan katkılarından dolayı, ne yazık ki ,Mehmet Zeki Akdağ’a şimdiye kadar bir ödül vermemiştir. Tıpkı öteki ünlü edebî şahsiyetlerden  Mehmet Çınarlı’ya, Prof. Kemal Yavuz’a olduğu gibi. 50 yıla yakındır verilen Dil ödüllerinden sadece bir kişi ödüle layık görülmüş Taşeli Yöresi’nden,  o da Ahmet Tufan Şentürk’tür. Karaman merkezdekiler, ne yazık ki, Aktekke Meydanı merkez olarak kabul edilirse, 6 km yarı çapının dışında kalan, il olan  Karaman’ı ve oradaki kültür hareketleri ve yetiştirdiği değerli şahsiyetleri göremiyorlar, görmek için de bir gayret göstermiyorlar, Tıpkı Ermenek’i Tekke ile Meydan arası görenler ve sananlar gibi. Üzülerek ifade etmeliyim ki Karaman Türk Dili ödüllerini dağıtanlar ya da bu konuda yetkili olan kurum ve kuruluşlar ödülü verirken objektif kriterler üzerinde durmuyor. Kısa vadede, il olan Karaman’a değil, kent merkezi olan Karaman’a getirisi olacağı düşünülen kişilere ödüller veriliyor. Böyle ödüllendirme de hiçbir işe yaramıyor. Bu konuda çok politik davranıldığı  gerçeğini vurguladıktan sonra, Taşeli Yöresi’ndeki ,belediyelerimizin ve sivil toplum örgütlerimizin yöremizde çok değerli insanlarımız olduğunu görerek  bu konuda da  duyarlı olmasını dileriz. Burada konu ödül alıp verme meselesinden çok Türk diline kimlerin daha çok hizmet edebildiği meselesinin, bu işleri sahiplenenler tarafından görülmesi ve algılanmasıdır.

İşte hiç adını sanını duymadığımız (! )  şair,gazeteci, Mehmet Zeki Akdağ Türk diline hizmet eden ana dili Türkçe’yi şiirlerinde ve yazılarında çok iyi kullanan Taşeli Yöresi’nin, Karamanoğlu Mehmet Bey’in diyarında yetişen edebî şahsiyetlerimizden biridir.

Göktepe Belediye Başkanı Sayın Bayram Şahin, 2005 tarihinde “gecenin gözleri” adı altında, şiirlerinden bir kısmını kapsayan  kitabını “Göktepe Belediyesi Kültür Yayınlar l “  diye yayınladı. Kitapta Sayın Başkan’ın bir önsözü bile yok. Bu da onun ne kadar mütevazı olduğunun bir karinesidir. Bu şiir kitabı bildiğim kadarı ile Taşeli Yöresi’nde bir belediyenin neşrettiği ilk ve tek kültür kitabıdır. Kendisini içtenlikle kutlarım.

Şair, gazeteci, yazar Mehmet Zeki Akdağ’ı gelecek yazımızda tanıtmaya devam edeceğiz. Bu yazımızı “gecenin gözleri” adlı şiir kitabının ön kapağını süsleyen “Yunus” tarzı şiiri ile bitirelim ve gelecek sayıdaki yazımızda şairimizi  enine boyuna tanıtalım. 17.04.2009

BİZİM

Dükkânımız bilge gönül,

Vitrinimiz yoktur bizim,

Dili, duygumuzdan döktük,

Yüreğimiz paktır bizim.

Düş ırmağı kura kura,

Çifte vuran yürek ara,

Hele ergen bin yağmura,

Toprağımız çoktur bizim.

Sınanmış bütün sevgiler,

Elden geçmiş birer birer,

Aşkın çiçeklendiği yer,

Hedefimiz tekdir bizim.

Yiten ülke aratmaya,

Yeniden aşkı tatmaya,

Büyük düşlere yatmaya,

Gecemiz de aktır bizim.

                  Mehmet Zeki AKDAĞ

MEHMET ZEKİ AKDAĞ  ( 11.BÖLÜM )

Geçen haftaki yazımda Mehmet Zeki Akdağ ile nasıl tanıştığımı yazmıştım. Bu hafta hem onu tanıtalım hem de şiirlerinden bir tanesini birlikte okuyalım.

Mehmet Zeki Akdağ’ın öz geçmişi:

1929 yılında, eski adı Fariske olan Göktepe beldesinde doğar. İlkokulu köyünde okuduktan sonra, Askeri Baytar Mektebi’ne gider. Şimdiki adı Hayvan Sağlığı Meslek Lisesi olsa gerek. Askeriyede Veteriner Astsubay olarak çalıştı. Emekli olduktan sonra 1968 yılı “Milliyet” gazetesinde gazeteciliğe başladı. Akşam,Güneş,Yeni İstanbul, Son Posta, Hergün, ve Ortadoğu gazetelerinde, muhabir,haber müdürü, yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürlüğü yaptı. Sürekli Basın Kartı Sahibi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi, Gazeteciler Sendikası üyesi.

1977 yılı Gazetecilik Araştırma Dalı’nda “Yılın Gazetecisi” ödülünü aldı. Mehmet Zeki Akdağ evli bir kızı ve bir oğlu var.

1945 yılından beri, devamlı şiirle uğraşan Akdağ’ın şiirleri, Çınaraltı, Hisar, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Milli Kültür, Yeni Ufuklar, Türk Yurdu, Orkun, Ülkü, Doğu, Yücel Köye Doğru, İvriz Kültür Dergisi, Yurt,Filiz, Çaba ve Çağrı dergilerinde yayımlandı. 1961 yılında o zaman Doç. Dr. olan Kamil İlisulu tarafından yazılan “Ermenek İlçesi” kitabında Sayın Mehmet Zeki Akdağ imzalı bir şiir var.

İlk şiiri 1947 yılında yayımlanan Akdağ, o yıllardan beri şiirden hiç kopmadı ve şiirin sihirli ikliminde kalmayı yeğledi. Altı sene arkadaşları ile Mızrap adlı bir musikî dergisi çıkardı. Ayrıca Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Türk Edebiyatı, Resimli Türk edebiyatı, Türk Kahramanlık Şiirleri Antolojisi, Mevlâna Şiirleri, Yeni Şiirler,Hamasi Türk Şiir Antolojisi, Yapı Kredi Yayınlarının,iki ciltlik “Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi”, Deniz Şiirler Antolojisi, 73.Yılda Cumhuriyet Şiir Güldestesi, Türk Şiirinden Portreler, Asker Yazar ve Şairlerimiz,Türk Dili ve Edebiyat  Ansiklopedisi, Çanakkale Geçilmez Ansiklopedisi gibi edebiyat eserlerinde ve eğitim kitaplarında şiirleri neşredildi.

Otuzu aşkın şiiri bestelendi ve TRT repertuarına girdi. Zeki Müren, Ahmet Özhan, Bilge Pakalınlar tarafından okunmaktadır.

Basılmış eserleri: Kırkikindi, Dar Saat, Uzunhava, Önce Şiir Vardı, Yağmura Duran Bulut, Boşa Çiğnemedim Yalan Dünya ve Gecenin Gözleri.

Mehmet Zeki Akdağ’ın hayatı ve sanatı iki üniversitede yüksek lisans tezi oldu.

1.Fırat Üniversitesi, Fen ve Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Rafie Acem, Yüksek Lisans Tezi: “Mehmet Zeki Akdağ’ın edebi kişiliği, şiirlerinin tematik bakımından incelenmesi.”

2.Atatürk Üniversitesi,Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,Türkçe ana Bilim Dalı, Yaşar Bilmiş, Bitirme Tezi: é Mehmet Zeki Akdağ’ın hayatı,sanatı, görüşleri,şiirlerinde iç ve dış yapı incelenmesi.

T.C. Kültür Bakanlığı, Mehmet Zeki Akdağ adına kütüphane açtı. Mehmet Zeki Akdağ, 7500 kitaplık kütüphanesini; doğduğu ve ilk okulu bitirdiği Göktepe beldesine bağışladı. Kültür Bakanlığı da “Mehmet Zeki Akdağ Göktepe Halk Kütüphanesi” adıyla hizmete açtı.

Şairimiz, 40 yıldır İstanbul’da sade bir hayat yaşıyor. Bu satırları yazmadan önce ziyaretine gittim. Evinde bir saat kadar oturup sohbet ettik. Çayımı yudumlarken karşıda el yazısı iki dize gördüm. Yanına yaklaşınca, şairce bir şeyler olduğunu düşündüm:

 “ Gözlerimden öpme, ayrılıktır derdin!

   Öpmedim, ayrılmadık mı?”

Bu iki dizenin ne kadar düşündürücü ve anlamının ne kadar  derin olduğunu okuyuculara bırakırken, anayurt özlemi kokan şiirini birlikte okuyalım:

ORALARI HİÇ GÖRMEDİM Kİ

Burak* misali bir at bulabilsem,

Tanrı Dağlarına inmek isterim...

Bir dört dörtlük sevdadır ki tükenmez;

Uçup da Altay’a konmak isterim...

Özümün tarihi geçmiştir orda,

Kımızları kurtlar içmiştir orda,

Güneş çiçekleri açmıştır orda,

Toplayıp Suna’ma sunmak isterim...

Yiten yolu gönül kervanı izler,

Rüyaları ay yıldızlı benizler,

Dalgasından utanır mı denizler,

Siri Deryalarda* yunmak isterim...

Dağları ağlatan türkü burada,

El değmemiş gerçekler var sırada,

Göklerin kapısı açık orada,

Toprakça yağmura kanmak isterim...

Kuşun feryadını yazan sevdaya,

Ölümsüz hüzünler süzen sevdaya,

En zor düğümleri çözen sevdaya,

Kerem dedem gibi yanmak isterim...

Asırların tortusudur o küller,

Şarkıya renk verir söylenen diller,

Mucizeler ülkesidir o iller,

Hep o diyarlara dönmek isterim...

                              Mehmet Zeki AKDAĞ

.............................................................................................................................................................................

*     Hz. Muhammed’in Miraç Gecesi bindiği atın adı.

**  Aral Gölü’ne  dökülen akarsulardan biri. Öbürü  Amu Derya.

BOŞA ÇİĞNEMEDİ YALAN DÜNYAYI

Ahmet ÖZDEMİR

Öncelikle Mehmet Zeki Akdağ ile ilgili aklımda kalan bazı satırbaşlarını yazmak istiyorum. 1930 yılında eski adıyla Ermenek Fariske köyünde, daha sonraki adıyla Ermenek Göktepe köyünde, şimdiki adıyla Karaman’ın Sarıveleler ilçesinin Göktepe kasabasında doğdu. Küçük yaşta babasız kaldı. Okula gitsin diye doğumunu 1929 olarak kaydettirdiler. Yoksullardı. Tek kurtuluşu Astsubay okuluna girişi olacaktı.  Astsubay okulunda veteriner eğitimi aldı. Yabancı diller okuluna giderek dil öğrendi. 1968 yılında emekli oldu. Milliyet, Akşam, Güneş, Son Posta, Her Gün, Orta Doğu gazetelerinde çalıştı. Hisar topluluğu şairler arasında vücut buldu.

İlk şiiri 21 Haziran 1947’de Bayrak Gazetesi’nde yayınlanmıştı. 1950 yılında Kore Savaşları sırasında Şehit Düşen Bir Subayın kucağında çocuğu olan Eşine madalya verilişini anlatan “Bir Madalya Merasimi” şiiri ilgi toplamıştı.

3 Mart 1999 günlü Bizim Gazete’deki yazımda, Mehmet Zeki Akdağ’ın “Önce Şiir Vardı” kitabını tanıtırken, “Sonra da şiir olacak” diye yazmıştım. Eklemiştim: “Önce Şiir Vardı, bir solukta okuyup bitirdim, diyeceğiniz kitaplardan değil. Sıcak bir yaz günü, dilinizle damağınız arasında  eze eze, tadını çıkara çıkara  bir dondurma yer gibi, ağır ağır, lezzetini duyarak, ahenginin  güzelliğine ulaşarak, anlamının derinliğini kavrayarak okunması gereken bir kitap” demiştim.

Birkaç ay sonra bir şiir kitabı daha yayınlandı. 18 Ağustos 1999 günlü Bizim Gazete’de bu kitabı; “Yağmura Duran Bulut, en eskilerden en yenilere kadar bir birinden güzel ve anlamlı çiçeklerin yer aldığı bir şiir buketi” olarak duyurmuş ve  şiirlerinden örneklerle yazımı şöyle sürdürmüştüm:

“Mehmet Zeki Akdağ, milli şiirimizin günümüzde ender temsilcilerinden biri. Karacaoğlan’ın, sevda çiçeklerinin büyüdüğü topraklarda doğan ve sağlam bir Türk halk kültürü ile yetişen şair, halk şiirimizden, halk türkülerimizden etkileniyor, kimilerine göre belki hiçbir anlam ifade etmeyen bir mısra, bir kıta, onu anlatılmaz duyguların ortasına götürüyor.”

Şimdi Mehmet Zeki Akdağ, sporcuların sıkça kullandıkları bir sözcükle, kendini egale etti. Aynı güzelliği, aynı düzeyi koruyarak, çoğunluğu yeni olan şiirlerine seçme şiirlerini de ekleyip  “Boşa Çiğnemedim Yalan Dünyayı” adıyla kitap haline getirdi.

Çocukluk günlerimizde yaygın söylenen bir bozlak vardı. Bir dizesi “Boşa çiğnemişim yalan dünyayı” şeklindeydi.  Anadolu’da çiğnemek, basmak, yürümek anlamındadır. Ömrümüzün uzun ince yolunda giderken, yaptığınız şey dünyayı çiğnemektir.

Kitabın kapağında görüldüğü gibi, susuzluktan çatlamış kurak topraklarda, adımlarınızın izinde çimenler yeşeriyorsa, yalan dünyayı boşa çiğnememiş sayılırsınız.

Hanlar apartmanlar yaptırabilirsiniz. Fabrikalar, holdingler kurabilir, çoluğunuza, çocuğunuza bırakabilir ve “Boşa çiğnemedim yalan dünyayı” diyebilirsiniz. Ama sel sürükler, deprem yıkabilir. Ekonomik krizler çıkar, fabrikalar kapanır, satılır, holdingler iflas edebilir. Hatta örneklerini gördüğümüz gibi hapislere bile düşebilirsiniz. Şiiriniz, kitabınız yaşar. Bu açıdan, Kırkikindi, Dar Saat, Uzun Hava, Önce Şiir Vardı ve Yağmura Duran Bulut kitaplarının ardından yeni bir şiir kitabını sanatseverlere sunan Mehmet Zeki Akdağ, “Boşa Çiğnemedim Yalan Dünyayı” demekte haklıdır.

-----------

Söze ara verip, M. Zeki Akdağ’ın  “Boşa Çiğnemedim Yayan Dünyayı” kitabından rastgele bir sayfa çevirelim. Bakalım bahtımıza ne çıkacak?

TÜRKÜLERİMİZ

Öz suyumdan deniz oldu

Denizimi emdi kıyı,

Ağır ağır erittiler

Selçukluyu, Osmanlıyı.

Büyük büyük tutanlarda

Yitirdik birbirimizi

Kuşkusuz vuslat gününe

Türküler getirdi bizi…

Anacığım çağırıyor

Bir türküde demin beni

Türkülerle doğmuşum ben,

Türkülerle gömün beni.

Torosların çocuğu Mehmet Zeki Akdağ’ın türkülere vurgun olmasından, türküleri tüm içtenliği ile yaşamasından, onlarla duygulanmasından, onlarla gülmesinden, onlarla ağlamasından doğal bir şey olamaz. Nitekim türkülere ilişkin bir çok şiiri diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da yer alıyor.  Bunlardan birinde şöyle diyor:

Çift oğullu arım gitti elimden

Nedir senden çektiklerim türküler

Işık çağım, varım gitti elimden,

Boşa çıktı, yaktıklarım türküler

İkiz çığlıklarla doludur başım,

Başladığım yere geldim bir hışım,

Ne anam var ağlayacak ne eşim,

Kıyamadan baktıklarım türküler.

İçimdeki güneş battı ardından

Irmak kırılır mı orta yerinden

Yüce hazlar inlemekte derinden

Yollarına çıktıklarım türküler.

Yarısı doğmamış beste bitmeli

Gece de bitmeli, yas ta bitmeli

Artık esir sesi “sus”ta bitmeli

Filiz versin diktiklerim türküler.

Sabır ve hünere inme inmiştir

Kör bir kalleşliğe zafer denmiştir.

Ayrık otu gibi filizlenmiştir

Muzur diye yaktıklarım türküler...

Mehmet Zeki Akdağ, kuşkusuz ki bir aşk şairidir. Bu aşk maddi aşktır. İnsan olan sevgiliye yazılmıştır. Boşa Çiğnemedim Yalan Dünyayı’da yer alan şiirlerde, sevginin muhatabı üç unsur daha vardır. Biri torunları için yazdığı ithaf ve dilek şiirleri, gönül dostlarına ithafları ve Türkçemiz için yazdığı şiirlerdir. Türkçe konusunda onur ve üzüntüyü birlikte yaşamaktadır. Onurludur, çünkü Türkçe’nin güzelliğinin bilincindedir. Üzgündür, çünkü Türkçe,  çılgınca kucak açılan bir işgalin altındadır. Bir Türkçe mücahidi olan Nejat Mullaoğlu’na şöyle seslenir:

“Sesimizin bahtı bitik / Dil ırmağı kar bekliyor / Müşküller içinde yürek / Sevilesi yâr bekliyor. / Var mı Türkçem gibi kucak?/ Anamın göğsünden sıcak / Çoğalmaya hazır ocak / Beşiklere yer bekliyor.      ”

Dilimizin içerisinde bulunduğu durumu, birçok şiirinde dile getirmiş, acı acı yakınmış adeta imdat istercesine feryat etmiştir. Bu şiirlerinden birinin ilk ve son kıtasını aktarıyorum:

“Söz denizi hem soğuktur hem sıcak

Büyülenmiş destanlarda dil Türkçem.

Yeni doğmuş türkülerin sütüdür

Asırlardan sızdırılmış bal Türkçem.

Solmayan sönmeyen sevda çırası

Duyguların çağlayanı deresi

Sen olmasan acep dünya neresi?

Dağımız yangında, şehir çöl Türkçem.

Aydınlığın beyazlığın kapısı

Hoyratların ninnilerin tapusu

Tarihimiz onurumuz hepisi,

Işıktan meşâle sığmaz bil Türkçem.

Acem dili değil, Acem şalıdır,

Postda oturanım Edebalî’dir.

Milletimin ezgi yüklü dalıdır

Gönlümüzle barışık tek yol Türkçem

Dedemle aramdan kesildi yolum

Yağmaya uğradı en kutsal malım

Terke zorlanıyor.. Sevgilim… Gülüm

Ne olur bir umut ver Gül Türkçem.”

M. Zeki Akdağ’ın, en duygusal şiirinde bile, gizli hicvi, taşlamayı, dokundurmayı, sitemi, bir başka anlatımla kinayeyi görürsünüz. Bunu şairin bir hayat tarzı olarak kabul edebilirsiniz. Ama edebiyatımızda kinayenin sanat olduğu bir gerçektir.

Boşa Çiğnemedim Yalan Dünyayı’da yüz iki şiir var.  Yukarıda da değindiğim gibi, acele etmeden ağır ağır okunmalı ve hazzı duyumsanmalı, yaşanmalı.  Yine rastgele aldığım bir şiir. Bu günümüzün falı olsun:

“İnsanlığın cömert çağı / Yeter artık başlatılsın / Aşka çevrilsin yaşamak / Sevdalılar eşletilsin.  /  Başlaman sona değip / Yılanların sütün sağıp / Meleklere boyun eğip/ Şeytanlıklar taşlatılsın  /  Kutsal şarkıları seven / Sevgi yıldızları çavan / Öfke akşamını kovan / Bir zaman var işletilsin.”

PROF. DR. TAHSİN KESİCİ

  • Yazdır
  • E-posta
Detaylar
Kategori: Kim Kimdir?
Yayın tarihi: Pazartesi, 06 Mart 2017 00:52
Yazar: hasan-simsek
Gösterim: 3478

PROF. DR. TAHSİN KESİCİ

Zirvedeki Ermenekliler yazı dizimin bu bölümünde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Tahsin Kesici’yi tanıtacağım. Onun günümüz öğrencilerine bir model olacağını düşünerek,  yoklukları ve imkânsızlıkları yenerek tepe noktalara nasıl yükseldiğini anlatmaya çalışacağım. İlerideki zaman sürecinde diğer alanlarda tepe noktalara tırmanmayı başarmış Ermenekli diğer hemşehrilerimizi tanıtmaya çalışacağız.

Prof. Dr. Tahsin Kesici’yi Tanıyalım:

Tahsin Kesici, 01.03. 1938 yılında Ermenek merkezde doğdu. İlk ve Orta Okulu Ermenek’te okuyan Kesici 1956 yılında Konya Lisesinden ve 1960 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. İtalya’nın verdiği bir bursla 1960-1961 yıllarında bu ülkede sekiz ay araştırmalarda bulundu. Milano Üniversitesi’ inde mezûniyet sonrası mesleki kurslara katıldı.

Haziran 1961 tarihinde Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zooteknik Bölümüne asistan olarak giren Kesici, 1964 yılında doktorasını tamamladı.

1965-1967 yılları arasında askerlik görevini yerine getirdi. Askerlik dönüşü A.Ü. Ziraat Fakültesi’nde yeni kurulan Genetik ve İstatistik Kürsüsü’nde göreve başladı.1969-1971 yılları arasında iki yıl süreyle Federal Almanya’da konusu ile ilgili doktora sonrası çalışmalar yaptı.

1971 yılında doçent olan Kesici, 1972-1982 yılları arasında  aynı üniversitede  (A.Ü. Ziraat Fakültesi) Genetik ve İstatistik Kürsüsü Başkanlığı görevinde bulundu. Daha sonra, Biyometri-Genetik Anabilim Dalı olarak yeniden yapılandırılan bu birimin on yedi yıl başkanlığını yürüttü.

1979 yılında profesör olan Kesici, 1980-1984 yıllarında A. Ü. Ziraat Fakültesi Dekan Yardımcılığı, 1984-1987 yıllarında Ziraat Fakültesi Dekanlığı, 1987-1992 yıllarında Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1993-2002 yılları arasında dokuz yıl Ankara Üniversitesi Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı. Rektörlüğe bağlı Enformatik Bölümünün Kurucu Başkanlığını ve Yabancı Diller Yüksek Okulu Müdürlüğünü yürüttü.

Temmuz 2002 tarihinde Yüksek Öğretim Kurulu Üyeliği’ne getirilen Kesici, bu görevini sürdürürken Eylül 2004’te TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi  Rektörlüğü’ne atandı.

Prof. Dr. Tahsin Kesici’nin bildiği yabancı diller Almanca ve İtalyanca’dır. Kendi sahasında literatürü ( bilim dalında yazılmış eserleri)  takip edecek kadar Fransızca ve İngilizce bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Prof. Dr. Tahsin Kesici ile söyleşimizi 21 Ekim 2007 Cuma günü akşamı saat 18.00-20.00 arasında yaptık. Benim kendisi ile bu üçüncü karşılaşmamız  oldu. Ankara’daki Rektörlük binasında önceden alınan bir randevu ile bu ortamı yakalayabildim. Yeğenimin düğünü vesilesi ile Ankara’ya gitmiştim. Dar bir zamanda buluştuk  Sayın Kesici ile, çok fazla derin bir söyleşi yapamadık.

Kendilerine ilkokul anılarını sordum, öğretmenlerinin Emin Bey ve Ulvi Çetin olduğunu söyledi. İlkokul arkadaşlarından Fevzi Çilingir ve Hamdi Karapınar’ı hatırlıyor.

Ermenek Orta Okulunun ikinci mezunlarından. 1953 mezunu. Liseyi Konya’da okuyor. Konya Lisesine giderken kendinden önceki kuşaklar gibi Yellibel’i Karaman’a kadar  katır sırtında ve yaya gitmiyor. İlkel de olsa motorlu taşıtlarla Konya’ya ulaşıyor. Bu bakımdan kendinden önce okumak için yukarı tırmananlardan biraz daha şanslı. En azından Ermenek’e motorlu taşıtlar çalışıyor. Konya Lisesi’ne o dönemlerde kayıt yaptırmak,  hele lisenin yurdunda kalmak çok zor. Bir de Ermenekli olursan zorluklar çok daha fazla. Tüm bunları aşmak başlı başına bir iş. Bu nedenle lisenin ilk yılında yurtta değil evde kalır. Kaldığı evin elektriği yoktur. Gaz lambası ile ders çalışırlar. İkinci yıl Lisenin yurdunda kalmayı dener. Ne var ki lise yöneticileri Ermenekli öğrencileri pek yurda almakta istekli olmazlar. Sebebi de gayet basit: Umumi tatillerde yurtta kalan öğrenciler memleketlerine gittiklerinde,  Ermenekli öğrenciler evleri uzakta olduğundan ve ulaşım güçlüğünden kısa tatillerde ve şubat dönemi yurtta kalmayı yeğlemektedirler. Okul da bunu bildiğinden Ermenekli öğrencileri yurda almakta güçlük çıkarmaktadırlar. Fakat öğrenciler bu güçlüğü yenmenin yolunu bulurlar. O yıllarda Konya Lisesi’nde Ermenekli bir Edebiyat Öğretmeni vardır. Adı Gündüz GÜRGEN ( Şimdiki Selçuk Ecza’nın  Genel Müdürü Sonay Gürgen’in babası), Tahsin Kesici, “Gündüz Bey Ermenekli öğrencilerin çoğunun hem velisi olur, hem de yurda alınmasında yardımcı olurdu” der. 

NEDEN ZİRAAT FAKÜLTESİNİ TERCİH ETTİ?

 

Prof. Dr. Tahsin Kesici Konya Lisesinin 35 kişilik fen bölümünden haziran mezunu olan altı kişiden biridir.  Üniversiteye devam etmek ister.  İstanbul’da Orman Fakültesi sınavına girer. İlk defa denizi görür, vapura biner. Sınav sonucunu rahmetli Mevlit Sarıtaş ağabeyimiz takip eder. Orman Fakültesi sınavını kazanır ama dayısı .......Kıcıman, Tahsin Kesicinin Orman Mühendisi olmasını istemez. Bu arada Ankara’da Veteriner ve Ziraat fakültelerinin de sınavına girer. Dikkat edilecek önemli bir nokta var burada. Bu okulların üçünü de o yıllarda bitiren  doğrudan devlet kapısında iş bulur. Daha da önemlisi bu okullar daha öğrenci fakültede okurken iyi burs imkânı tanıyan okullardır. Liseyi bitiren her Ermenekli öğrenci burs veren bir okulu birinci derecede tercih etmektedir. Ankara Ziraat’ın sınavını kazanan Tahsin Kesici sonucu TRT’den öğrenir. O Dönem TRT Üniversitenin belirli dallarında sınav kazanan öğrencilerin listesini yayınlamaktadır. Tahsin Kesici Ziraat Fakültesini kazanmaktan son derece mutludur. Artık ayda 150 TL on iki ay boyu burs alacaktır. Bu para ona yetecek ve artacaktır. Konya Öğrenci Yurdu’nda kalmaktadır. Yurda ücret olarak her ay 15 TL öder. Yurdu Himmet Ölçmen yaptırmıştır. Himmet Ölçmen ( milletvekili) bayramları öğrencilerle birlikte yapar. O bilir ki bu öğrencilerin aileleri uzakta, çocuklar mahzun, üzgün bayram geçirmesin diye bir nebze de olsa onların bu yalnızlığını unutturmak için ailelerini, hiç görmediği bu öğrencilerle birlikte yurtta yapar.

Kesici’nin Ziraat Fakültesi’nde çok başarılı bir öğrencilik hayatı vardır. Okulu 1960 yılının Haziranında  pekiyi derece ile bitirir ve İtalya’dan burs kazanır. Torino’da Araştırma Enstitüsü’nde çalışır. Sohbetimizin bir bölümünde kendisinin dört yabancı dil bildiğini söyledim ve nasıl öğrendiğini anlatmasını rica ettim. Biyografisinde öyle yazar. Bu çok ciddi bir eğitimin sonucu olsa gerek diye düşündüm Milletvekili biyografilerindeki  100 sözcük bilgisine sahip olup da dil bilmeye benzemez akademik çevrelerdeki dil eğitim bilgisi. Bu nedenle ciddi ciddi bu konuyu kendisi ile konuştuk. Kesici, Ziraat Fakültesi’nde okurken, lise ve fakültede öğrendiği Fransızcasını ilerletmek için Ziraat üçüncü sınıfın yaz döneminde Farnasa’ya gider. Bir aile yanında tarım işçisi gibi çalışır. Traktör sürmeyi,biçerdöver kullanmayı, gübreleme, sulama gibi ziaraatın temel unsurlarını burada öğrenir. Ailenin yanında 24 saat çalışır. Burada bir şey daha öğrenir: Fransızcasını ilerletir. Zaten Franasa’ya gitmekteki birinci amacı yabancı dilini pekiştirmektir. Tarımla uğraşan bir ailenin yanında kalması da mesleki bilgilerinin uygulamadaki başarısının artılarıdır. Fransa’ya beş gün beş gecede gider, dönüşünde de Marsilya yolu ile vapurla döner ülkesine. Fransa ona  ufkunun açılmasını, yabancı dilini pekiştirmesini , pratik hayattaki mesleki bilgisinin ilerlemesini sağlamıştır. O artık dünyaya açılmanın kapılarını aralamıştır.

BİR TÜRK GİBİ KONUŞMAK

Tahsin Kesici Ziraat Fakültesi’ni pekiyi derce ile bitirince Kuzey İtalya’daki Torino Araştırma Enstitüsü’nden burs kazanır. Aldığı burs iyi bir burstur.  Tarih 1960-1961’dir. İtalyanca bilmez. Ama Lâtin kökenli aynı familyadan olan Fransızcasını ileriletmiştir. Bu iki dilin birbirine olan yakınlığını ve öğrenme kolaylığını bilmektedir. İtalya’ya henüz geleli on beş gün olmuştur. Enstitü’de bulunduğu odada yalnızdır. Telefon çalar. Telefona cevap verip vermeme konusunda tereddüt hâlindedir. Çünkü İtalyanca konuşamaz. Cevap vermeye karar verir, bir şeyler konuşur ama istenilen yanıtı veremez. Karşısında telefonda  bulunan İtalyan konuşmasından bir şey anlamaz ve sonradan öğrendiğine göre yanındaki arkadaşına  “ Bir Türk gibi konuşuyor.”  demiş. Bunun İtalyanca’daki anlamı “Konuştuğundan bir şey anlamadım.” şeklindedir. Gerçekten de İtalyan’ın karısında konuşan bir Türk, Tahsin Kesici’dir. İtalyanlarda bu tür şeyler çok vardır. Çok sigara içenlere de “bir Türk gibi sigara içiyor.” derler. İlk zamanlarda konuşmada zorlanan Kesici 2,5 ay sonra İtalyanca konuşmaya başlar. Sekiz ayda da iyice öğrenir. İtalya’ya vapurla  gider, vapurla döner. Bilgisi,görgüsü ve kendine olan güveni biraz daha artmıştır.

Yurda dönüşte ne yapacağının kararını verir. Eğitim gördüğü Ziraat Fakültesi’nin Zooteknik Bölümüne  Haziran 1961’de asistan olarak girer. Artık bilim adamı olma  yönünde tercihini kullanmıştır. 1964 yılında doktorasını tamamlar. 1965-1967 yılları arasında askere gider. Askerlik dönüşü Üniversite yeni kurulan Genetik ve İstatistik Kürsüsünde göreve başlar. 1969-1971 yılları arasında iki yıl süreyle Fedaral Almanya’da konusu ile ilgili doktora sonrası çalışmalar yapar. L971 yılında doçent olan Kesici, 1972-1982 yılları arasında Genetik ve :İstatistik Kürsüsü başkanlığı görevini sürdürür. Daha sonra Biyometri-Genetik Anabilim Dalı olarak yeniden yapılandırılan bu bili dalının  on yedi yıl başkanlığını yaparak bilim dünyasına hizmet etmiştir. 1979 yılında profesör olan Kesici, 1980-1984 yıllarında A.Ü.Ziraat Fakültesi Dekan Yardımcılığı yapar. Artık bilimsel çalışmaların yanında yöneticilik çalışmaları da yaşamında önemli bir tutacaktır.

PROF. DR. TAHSİN KESİCİ REKTÖRLÜĞE GİDEN YOL

Prof. Kesici, dört yıl gibi bir süre Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Dekan Yardımcılığı ( 1980-1984) yapar. 1984-1987 yılları arasında aynı fakültenin dekanlığına getirilir. Bu süre içerisinde aynı zamanda Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevi de yapar. 1993-2002 yılları arasında dokuz yıl gibi uzun bir zaman Ankara Üniversitesi Yönetim Kurulu Üyesidir. Tüm bu idari görevleri başarı ile yapar. Çevresinde sayılan, sevilen bir yöneticidir. Artık yöneticilik vasfı bilim adamlığı vasfının önüne geçer. Böyle bir ortamda Temmuz 2002 tarihinde YÖK ( Yüksek Öğretim Kurulu ) üyeliğine getirilir. YÖK Üyeliği yaptığı dönemde Yüksek Öğretim Kurumları’nın yeniden yapılanması, sorunları, uluslar arsı ilişkileri  gibi konularda bir hayli çalışmalar yapmış ve deneyim kazanmıştır. Böyle bir ortamda çalışırken yeni kurulacak olan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB) Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörlüğüne atanır. Bir Vakıf Üniversitesi olan TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’ni üç yıl gibi bir zamanda bugünkü seviyesine getirir. Kendisi ile sohbetimizde bir ara okullarının diğer üniversitelerden farkı olup olmadığını sordum. İşte yanıtları:

1.Okula yeni başlayan öğrencilerine 1200 saat İngilizce dersi vermek sureti ile öğrencinin dil sorununu hallediyorlar.

2.Yabancı dil yeterlilik sınavını yabancılar yapıyor. Buna toefl deniyor. Toefl sınavını kazanmak demek, İngilizce eğitim yapan bir okulda, eğitim ve öğretimi İngilizce olarak izleyebilmek anlamına gelir.

Öğrencilere İngilizceyi öğretmelerine rağmen eğitim öğretim dili Türkçe’dir.

3.Okulda üç dönem eğitim yapılmaktadır.  2 dönem ders, kalan üçüncü dönem 3,5 ay ise okulun ayarlamış olduğu bir iş yerinde asgari ücretle staj yapma imkânının  sağlanması. Stajla birlikte okul yıl içinde on bir ay eğitim vermektedir.

4.Okuldaki öğrencilerin % 45’i burslu. ÖSS sınavında ilk 100’e giren öğrenci kendi okullarını tercih ederse ayda 1000 YTL eğitim yardımı alır.

5.Okula yeni başlayan öğrencilere diz üstü bilgisayar veriliyor. Ben kendileri ile 19 Ekim 2007’de görüşmüştüm. Ertesi günü 20 Ekim Cumartesi günü öğrencilere bilgisayarları teslim edilecekti. Ben o hazırlık ortamı yaşanırken Sayın Kesici ile görüşmüştüm.

Bir ara okullarında Ermenekli öğrenci olup olmadığını soruyorum: Ermenek ve Mut’tan öğrenciler olduğunu öğrendim. Prof. Dr. Tahsin Kesici, bir rektör olarak okulunun gelişmesi ve uluslar arası bir üne kavuşması için gece gündüz çalışıyor. Bir anlamda Vakıf Üniversitelerinin rekabet ortamında nitelikli insan gücü  yetiştirme , toplumda adlarını ön saflarda duyurma gibi hedefleri olduğu izlenimini edindim.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Ankara Söğütözü’nde 170 dönüm arazi üzerine kurulu yepyeni modern binaları olan bir üniversite. Gelişen,büyüyen, uluslar arası üne kendini hazırlayan bir üniversite.

Sayın Kesici ile bir ara Ermenek’i konu ediyoruz. Ermenek’in  kalkınmasından, tarihinden, il olmasından bahsediyoruz. Bu konularda Sayın Rektör bir hayli şikâyetçi. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

ERMENEK’İN İL OLMASI İÇİN ÇALIŞILMALIDIR

Ermenek’in il olması için 25.000 imza toplandı ve İç İşleri Bakanlığına sunuldu. Bu imzalar kolay toplanmadı. Örgütlenme çalışmalarında ve imza toplanma aşamasında Ankara,İstanbul, Konya gibi büyük kentlerde çok zaman ve emek harcandı. Bu işin İstanbul ayağında ben vardım. O nedenle harcanan emeği çok iyi biliyorum. Ermenek halkına bunu benimsetip anlatamadık. İmzalar ve dilekçe hâlâ yürürlükte diyor Sayın Rektör. Ermenek’te halkın il olmayı benimseyemediği gibi siyasi önderler de bu konu üzerlerine düşen görevi yapıp çalışmadılar diyor, Sayın Kesici.

Ermenek’in ekonomisini ve kazanç getirebilecek ürünlerini konuşuyoruz. Bu konuda önerilerinin olup olmadığını soruyorum. İşte ilginç bir yanıtı: Ermenek’e haşhaş ekimi izni geçmiş yıllarda verildiği halde bugüne kadar merak edip de bunun tarımı yapılmadı. Ermenekli haşhaş üretimini denemdi, öncülük yapan da olmadı. Bana göre Ermenek için gelir getirici bir üründü. Elma artık Ermenek için gelir getirici bir ürün olmaktan çıktı. Kiraz ve bağcılık yapılırsa emeği karşılayacak gelir sağlana bilir. Bilinçli turşu imalatının da Ermenek halkına kazanç getirebileceğini hatırlatıyor Ziraat Profesörü Sayın Kesici.

Prof. Dr. Sayın Kesici’nin en çok üzüldüğü nokta Ermenek’in tarihinin yazılmamış olmasıdır. Mutlaka yazılmalı diyor. Özellikle Türklerin bölgeye yerleşmesi  ile Fatih Sultan Mehmet Dönemi’ ne kadar olan Beylikler Dönemi hakkında ciddi ve güvenilir bilgiler yok. Her şey karanlıkta. Bu dönem ve sonrası araştırılıp aydınlatılarak yazılmalıdır düşüncesinde. Buradan Prof. Dr. Salim Cöhce’ye bir gönderme yapalım. Yöremizin tarihi ile yakından ilgilendiğini ve bu alanda çalışmalar yaptırdığını da biliyoruz. Umarız bu boşluğu dolduracak güzel bir eser yazar ya da öğrencilerine yazdırır. Hatırlanacağı üzere Prof Cöhce,İnönü Üniversitesi Tarih Bölümü Anabilim Dalı Başkanı olarak Malatya’da görev yapıyor.

Söyleşimizi bitirirken, ülkemiz gençlerinin bilgili, kültürlü ve çağın gereklilerine uygun olarak yetişmesi için büyük çaba sarf eden değerli bilim adamımız ve üst düzey yöneticilerimizden TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Sayın Prof Dr. Sayın Tahsin Kesici’ye sağlık ve başarılar dileriz.

Hasan ŞİMŞEK 

Sayfa 67 / 85

  • Başlangıç
  • Önceki
  • 62
  • 63
  • 64
  • 65
  • 66
  • 67
  • 68
  • 69
  • 70
  • 71
  • Sonraki
  • Son

Bizi Ziyaret Edenler

Bugün 16

Dün 32

Haftalık 253

Aylık 1416

Toplam 50561

Currently are 46 guests and no members online

Kubik-Rubik Joomla! Extensions

Gücünü veren Joomla!®